Aylaklar
Uygun
- Aile sagalarını ve eski İstanbul atmosferini sevenlere
- Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin toplumsal tarihine ilgi duyanlara
- Kara mizahla yazılmış psikolojik portrelerden hoşlananlara
Uygun değil
- Hızlı olay örgüsü ve gerilim arayanlara
- Açık erotik sahnelerden rahatsız olanlara
- Eski Türkçe ifadelerle dolu dilden yorulanlara
Roman çok güzel bir sahneyle açılıyor: Köprü'den Kadıköy'e kalkan akşam vapurunda yaşlı bir kadın yüksek sesle yakınıyor — hizmetçi kız geline «küçük hanım» yerine «hanımefendi» demiş, oysa evde ondan başka hanımefendi olamaz. Sağır kocası başını sallıyor. Bir yolcu onu «Rüsumat Nezareti'nden Kâzım Bey» sanıyor, kadın hemen düzeltiyor: «Davut Beydir, kocam.» Birkaç sayfada Anday romanın bütün tonunu kuruyor: kibir, duymayan kulaklar, yanlış tanınan insanlar ve kimsenin kimseyi duymadığı bir aile.
En akılda kalan bölüm köşkün tarihi. Şükrü Paşa köşkü bir gün padişahın misafir geleceği umuduyla yaptırıyor, ikinci katı sultanın zevkine göre döşetiyor — ve padişah hiç gelmiyor. Ömrünün sonunda bunamış paşa geceleri ikinci katı dinliyor, «Öksürdü mü?» diye soruyor ve ölümünden bir hafta önce yatağını o katın camlı kapısının önüne seriyor. Bu sahne hem komik hem yürek burkucu ve bütün romanın metaforu: gelmeyecek bir geçmişi bekleyen insanlar.
Davut Bey kitabın en özgün karakteri. Gençliğinde Paris'te Jön Türklerle çalışmış, sonra siyaseti bırakıp «meraklar»a kapılmış: dumansız sigara icat etmek, Argo gemisinin izinden Altın Post'u bulmak, Yuşa tepesine Fatih Sultan Mehmed'in yüz metrelik heykelini dikmek. Köşkün zemin katına balıkçılardan «Argonotlar» topluyor, onlara ders veriyor ve şarap içiriyor. Karısı hastalandığında onu teselli etmek yerine Türkiye'de bir kanser araştırma fonu kurma planını anlatıyor. Anday onu ne gülünç ne kahraman yapıyor — sadece kendine bile yabancı bir insan olarak gösteriyor.
Dündar Bey ile Davut Bey arasındaki konuşmalar romanın düşünsel çekirdeği. Dündar eski bir Meşrutiyet ihtilalcisi: sürgüne gönderilmiş, idama mahkûm edilmiş, şimdi hiçbir şeyi yok. Davut Bey'e göre siyaset «astronomi ve arkeoloji gibi bir süs», Dündar'a göre ise İttihatçılar memleketi batırmış. Muammer ise ikisine karşı «evrenin insan için hiçbir özel amacı yoktur» diyor ve Hukuk Fakültesine gitmekle gitmemek arasında bir fark görmüyor. Üç kuşağın bu diyaloğu romanı basit bir aile komedisinden daha derin kılıyor.
Kadın karakterler de güçlü. Mürşide annesinin elinde aile tarihini ezberleyen, sokağa çıkmayan, hizmetçilerin bohçalarını arayan ve sonunda içkiye vuran bir kadına dönüşüyor. Pakize bir dans öğretmenine — eski bir Kadiri dervişine — tutulduğu için aceleyle saralı Galip'le evlendiriliyor. Nesime «faziletten bıktığı» için kocasından bir aktöre kaçıyor. Anday onların yazgılarını şefkatle ama hiçbir duygusallığa kapılmadan yazıyor.
Muammer'in çocukluğuna ayrılan sayfalar da çok etkileyici. Leman Hanım torununu «soyun çıbanlarından» korumak için onu evde öğretmenlerle okutuyor, leblebiyi, çekirdeği, oyunu ve çocuk dergilerini yasaklıyor. Okula gittiğinde sınıf arkadaşları onu itiyor, çantasını deliyor, şapkasının içini mürekkepliyor; o ise yalnızca ağlıyor ama onlardan ayrılmak da istemiyor. Lisenin son sınıfında Muammer içkiye başlıyor: «Dünya bana çekilmez geliyor» diyor. Anday burada bir terbiye düzeninin ironisini gösteriyor: çocuğu «nereden geldiğini bilsin» diye büyüten aile ona nereye gideceğini hiç öğretmiyor.
Zayıf yanları da var: olay örgüsü neredeyse ilerlemiyor, roman birbirini izleyen hayat hikâyelerinden oluşuyor ve bazı okurlar için bu yorucu olabilir. ama bunun kitabın kendisiyle ilgisi yok. Yine de «Aylaklar», Türk edebiyatında «konak romanı» geleneğinin en zeki ve en komik örneklerinden biri.
- İronik, yoğun ve şiir kadar kesin bir düzyazı
- Her biri ayrı bir hikâye olacak kadar canlı karakterler
- Gülmeyle hüznü aynı sahnede birleştiren ustalık
Yazarın son romanı
Eski bir konakta dağılan bir aile ve kuşak çatışması
Eski İstanbul, Doğu ile Batı arasında kalmış aydınlar
Bir gün köşke uzak bir akraba geliyor. Leman Hanım ile Mürşide bütün akşam ona bira içirerek aile tarihini anlatıyor. Gece Mürşide sarhoş halde gencin odasına giriyor ve onunla yatıyor, sabah ise «yarın gece de gelirim» diyor. Genç sabah erkenden kaçıp gidiyor. Mürşide bir süre sonra hamile kalıyor; Leman Hanım hiçbir şey sormadan çocuğu aldırıyor. Bundan sonra Mürşide tümüyle içkiye veriyor kendini. Pakize ise bir yıllık evliliğin sonunda Muammer'i doğurduktan birkaç gün sonra ölüyor; ölümünün intihar olduğu da söyleniyor.
Nesime dört ay sonra köşke dönüyor ve herkesi ağlatan bir hikâye anlatıyor: kaçtığı aktör Naci hiçbir zaman büyük rol alamadığı için içkiye vurmuş, onu otel odasında yalnız bırakmış, bir gece arkadaşıyla «öp!» diye zorlamış. Nesime köşke yerleşiyor. Bir gece Mürşide zemin katta «beyaz, havada uçan bir şey» görüyor; Leman Hanım bunun Pakize'nin ruhu olduğuna karar veriyor. Aynı gece Galip sara nöbeti geçiriyor. Leman Hanım torunu Muammer'le Beyoğlu'nda bir «ruh doktoru»nun seansına gidiyor. Medyum Erenköy köşkünü anlatıyor, ama söylediklerinin hiçbiri köşkte yok. Seansa gelen öğrencilerden biri ise Muammer'in ileride evleneceği Ayla.
Bir sorununuz varsa bize yazın. Yayınevi, yazar, hak sahibi ya da sadece okuyucu — fark etmez. Bu incelemede telif hakkı açısından sorunlu bir şey varsa, inceleme yazarı sitenin kurallarını ihlal etmişse, ya da sadece bir öneriniz ya da şikayetiniz varsa, hey@kitabdanevar.com adresine yazın. Meseleyi mahkemeye taşımadan, kendi aramızda çözmek istiyoruz: başvuruyu 48 saat içinde inceliyor, gerekirse incelemeyi düzeltiyor ya da tamamen kaldırıyoruz.